Genel · Tayland

Samui Adası ile Tanışma Turları

Gece saat 1’de iniyoruz, hava burada da çok sıcak ama nem oranı Bangok gibi hiç değil; en azından nefes alabiliyorsunuz. Güruh halinde dışarıya doğru yönelirken, otelimize bir an önce kavuşabilmek için, karşımızda oldukça yoğun bir kalabalık beliriyor. Savaş alanındaki askerler gibiyiz, bizim ellerimizde bavullar, onların ellerinde panolar, birbirimize doğru yürüyoruz. Bizi bekleyen kimse yok. Sen misin ben herşeyi son dakikada hazırlarım, hiiç sorun değil diyen? Herkesi birileri gelip alırken tek başına kalırsın. Önceden ayarlanmışsa oteliniz, yani en azından bir gün öncesinden, havaalanından gelip alınmayı talep edebiliyorsunuz ve kapıda isminizin yazılı olduğu pankartla ne söylediği anlaşılmayan bir adam sizi alıp otelinize götürüyor. Yoksa bizim gibi bir taksi bulup otelinizin adını söylemeye çalışıyorsunuz, en fazla 5 avroya oteline gidiyorsunuz. Zaten adamların elinde fiyat listesi var, değişmiyor çok fazla.

NOT: Limuzinle götürmeyi teklif edeceklerdir kanmayın, paşa paşa taksinizle gidin, 4*4 🙂

Şöför amcayla hiçbirşey konuşmuyoruz, zaten o da pek birşey anlamıyor, otelin adı, fiyat; gerisi zaten boş.

Arabaya biniyoruz, adam muavin koltuğuna  oturuyor, başka biri gelecek mi diye düşünüyorum, tabii ki hayır; direksiyon sağ tarafta. Adamın nasıl kullanabildiğini hayretle izliyorum. Sinyal verecekken silecek kolunu çeviriyor, olmaz ki ama bizim orda öyle değil amca, yanlış yapıyorsun. En zoru da vites, sol elle vites değiştiriyor gariban 😛 korka korka otele vakıf oluyoruz.

Resepsiyonda iki tane kız duruyor; ellerini çenelerinin altında kavuşturup ilk öğrendiğim kelimeyi söylüyorlar, okunuşuyla yazıyorum, çünkü nasıl yazıldığını bilmiyorum, SAVADIKAA, yani hoşgeldiniz. Ama söyleyen erkek olunca SAVADIKAP deniliyor. Ojbulduk be yav diyesim geldi kavruk resepsiyonistleri görünce, ayıp tavşan ayıp insanları renklerine göre kategorize etmek çok ayıp. Girişte şekerli bir meyve suyu veriyorlar, su verseler daha iyi benim için zaten ağzım damağıma yapışmış, şekerli şekerli, hiç içesim yok. Çaktırmadan uzaklaşıp döktüm ayıp olur diye, belki görseler daha da ayıp olabilirdi ama ne yapayım, elimden gelen bu. İnternetten 2 saat önce yaptığımız rezervasyon olmuş, odamızı gösteriyorlar. Oda oda değil küçük bir ev, önünde terası olan, yüksek tavanlı ilginç bir oda. Banyosunun duşu dışarıda, çevresi kapalı ama üstü açık; banyoda küvet var ama bir kapıyla duşunuzu dışarıda almaya çıkabilirsiniz, gece değil tabii. Ne de olsa karanlık, ne çıkacağı belli olmaz. Yok yok korkmayın canım, öyle heryerden öyle garip hayvanlar da çıkmıyor:-)

Terastan biraz faydalanıp hemen uyku moduna geçiyorum. Saatler sonra horizantal pozisyondayım, bitmek üzereyim.

IMG_2547Güneşli bir güne uyandım, odanın perdelerini açınca boydan boya olan camdan dev yeşil yapraklı bahçeyi görüyorum, her taraf çiçeklerle dolu. Kapının önü ağaçlardan düşen çiçeklerle dolu. Hazırlanıp kahvaltıya doğru koştuk, bilirsiniz her yerde olduğu gibi burada da kahvaltı belli
bir saat ve belli saat hiçbir zaman benim belli saatim olmamıştır; biz tavşanlar biraz miskinizdir, o bakımdan:-)

Kahvaltıya doğru ilerlerken havanın biraz bulutlanmaya başladığını gördüm. O anki düşüncem; amaaan ne olacak ki? Dememek lazım, o anda anladım, odanın dolabında anlamsız anlamsız durduğunu düşündüğüm şemsiyenin ne kadar önemli olduğunu. Buradan diğer anlamsız olarak nitelendirdiğim fenerin anlamından korkmaya başlıyorum. Hani insanın kafasında ışık cakar ya bir anda benim de aklımda korkuyla o fener cakti :-I

Kahvaltının son anlarına yetiştim. Kahvaltıda ne var diye sormayın çünkü benim ağız tadıma uygun en önemli parça yoktu; PEYNİR!

Domatesler, soğanlar, salatalar bir yanda, papayalar, ananaslar, karpuz kavunlar bir yanda, tatlımsı ekmekler kurabiyeler bir yanda, noodle’lar, hem de her türlüsü başka bir yanda, PEYNİR YOK. Peki kahvaltıda ne var, hiçbirşey yok bence. Heh bir de neyse ki omlet var; zaten bütün tatil bolca hergün omlet yemekten gına geldi. Kahvaltıyı hic beğenmedim, en azından buradaki kahvaltıyı  beğenmedim.

Kahvaltı sonrasında biraz yürümek hem de etrafa bakmak için istikamet otelin plajı. Amanın o da ne? Plaj yok, yani plaj var da deniz yok, deniz gitmiş, ara ki bulasın. Sahil boyunca yürümeye başladık bulutları gözardı ederek. Sen misin gözardı eden al sana, nasıl bir yağmur anlatamam. Kahvaltı mekanına kadar koştura koştura zor geldim, sel olur heralde dedim, tatil bitti dedim, yürümeye imkan yok. Tentenin altında dururken bile ıslanıyordum. Bir anda durdu ve güneş, sanki on saniye önce yağmur yağmamış gibi her yer eski renklerine büründü.

Buralarda yağmurdan korkmaya gerek yok, nitekim, ara ara hep yağıyor, sonra hiç yağmamışçasına güneşli havaya devam 🙂 ben de dedim ki o yağmurda deniz de dolmuştur. Nerdeee? Ancak rüyalarda veya, güneş açınca o da kurudu, uçtu, inek içti, dağa kaçtı…

Meğersem dönem olarak dolunay donemiymiş, denizde sürekli gelgit olurmuş. Olur da bu kadar mı hızlı ve sık olur, haksızlık.

Odayı çok beğenmemize rağmen oteli değiştirme kararı aldık, aynı fiyatlarda çok daha iyi birşeyler bulabileceğimize emindik. Öncelikle araba kiraladık, otomatik vites tabii ki; garip bir his. Daha önceden de söylediğim gibi sinyal vermek özellikle en garibi; birkaç defa silecekleri çalıştırdık, sinyal vermeyi düşünürken:-I bu arada en zor anlardan biri de karşıdan gelen bir araba sağlama yaptığı bir anda; yanlış taraftayım heralde diye yanlış şeride geçmeye kalkabilirsiniz; geçmeyin:-) hep solda kalın, hatta en hızlı giden arabalar en sağdan gidiyorlar. Hehe bir de dönüşler çok sakat; sola saparken soldan gelen arabaya bakmana gerek yok, soldan araba gelmiyor zaten.

P1020815Bavullarımızı toplayıp, check out’umuzu yapıp aramalara başlıyoruz. Bilmeniz gereken, herşey için pazarlık yapabilirsiniz. Birçok ürünün fiyat aralığı ‘ yok o kadar da değil’ dedirtecek kadar geniş. Sonuç The Imperial Boat House Resort. İnternetten bulduğumuz fiyat daha ucuz olduğu için ve kendilerine de söylemiş olamama rağmen internetten bulduğum fiyata, yetkileri olmadığı için inemediler. Yine onların internetini kullanıp rezervasyon yaptırıp resepsiyona yöneldik. Amanın, güzel ingilizce konuşan birisini bulduk. Arkadaş zaten yıllardır bu işin içinde olduğundan ve sürekli yabancılarla konuşmanın etkisiyle, diğerlerine göre gayet iyi konuşuyordu. Tekrardan odanın yolunu tuttuk. Bu arada tabii ki odayı tutmadan once odalara da, sahiline de baktık otelin.

Çantaları bırakıp sahile koşuyoruz veeee, denizin içindeyim; glup glup glup…

Bir süre sesim bile çıkmadı, etrafı seyretmekten ki şimdiye kadar anlamışsınızdır ne kadar çok konuşmayı sevdiğimi. Beni bile susturacak güzellikteki doğadan gözümü alamıyordum.

Denizin içindeydim, gökyüzü mavi, agaçlar yemyeşil, deniz türkuaz; cennet burası… Denizden çıkıyorum ve canım birşeyler içmek istiyor. Ne içsem acabaa? Taze sıkılmış meyve suyu mu? Ama o bildiklerinizden değil, tropik, yuppi, tam benlik; hindistan cevizi suyu. Hindistan cevizinin tepesini kesip içine bir pipet getiriyorlar, yanında da ufak bir kaşık; bitince içindeki meyvesini yiyebilmek için:-) Şezlonga uzanıyorum, güneş, elimde hindistan cevizim, gelen geçeni seyretmeye dalıyorum. Uyumuşum.

Sesimden

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s